Pazartesi, Ağustos 31, 2015

Güle Güle 7. yaş


29 Ağustos kuzumun doğum günüydü. Dolu dolu 7. yaşını bitirdi. Cumartesi babası çalıştığı için pazar günü Yıldız Parkında yaptık kutlamasını. Açık alan olduğu için çocuklar dileği gibi koşup, eğlenebildi.

Bir gün önceden belim tutulmamış olsaydı çok daha iyi olabilirdim. Ama herhalde vardır bunda da bir hayır.

Sabah 05.30 da kalkıp 06.00 da yola koyulduk. Eray'ı anneanneye bırakıp parka geçtik. Masaları ve süslemeleri ayarladık. Palyaço gelince de eğlenceler başladı.

Halat çekmece
Yumurta taşıma
Çuval oyunu
Basket atmaca

gibi oyunlar oynandı. Biz de kah onları izledik, kah sohbet ettik kah ara bulduk. Sonuçta güzel bir gün geçirdik.

Arkadaşlarını beklerken. Gelmeyecekler galiba diye endişelenirken.







Not: 30 Ağustos 2015 7. yaş doğum günü kutlaması
Yer: Yıldız Parkı

Oğula Not: Kara kuzum tekrar doğum günün kutlu olsun. Allah seni bir ömür boyu vicdan sahibi, merhametli, yüreği güzel insanlarla karşılaştırsın. İyi ki doğdun ve iyi ki babanla bizim oğlumuzsun.




Perşembe, Temmuz 23, 2015

Michael Phelps de kimmiş benim oğlumun yanında


Bugün Eray'ın yüzme yarışması vardı. Erol işten ayrılamadığı için annemle birlikte gittik. Annem havuzu görür görmez burada mı yüzecek dedi. Korktu. Aslında ne yalan söyleyeyim bende biraz endişelendim..

Daha küçükler ya anne boydan boya yüzdürmezler,mutlaka yüzme tahtası gibi bir şey verirler ellerine ya da hocalardan birkaçı suyun içinde olur merak etme dedim. Heyecanımızdan erken gittiğimizden bir önceki grubun yarışmalarını izlemeye başladık.

Küçüklerde büyükler gibi muamele görünce annemle beni aldı mı bir telaş.Anne yüzemez çok mesafe var, Eray  yoruluyorum demişti, yorulunca ne yapacak diye tırnak etlerimi koparmaya başladım ki hiç adetim değildir.

10.40 da Eray'ların gösterileri başladı. Kulvarlarda büyükten küçüğe doğru sıralandılar önde büyükler arkada küçükler olacak şeklinde gösterilerini sergilediler. Çok şaşırdım. Sıpaya bak sen bu kadar yüzebildiğini bilmiyordum bile dedim. Olimpik havuzda yüzme stillerini değiştirerek rahat 4-5 kere gidip geldiler. Yoruldular ama..



Sıra yarışmaya gelince ne oldu bil. Yarışmaya güzel başladı ama bir süre sonra durdu, arkada kalan kişiyi bekledi. Bu da ona  zaman kaybettirdi. Çok şaşırdım o kadar şaşırdım ki anlatamam. Sonra oturup düşündüğüm de niye o kadar şaşırdım ki dedim. Eray işte tam da bu. Yarışmaymış, birinci olmakmış, sonuncu olmakmış onun için hiç önemli değil. Arkada kalan kişiyi beklemek onun için daha önemli. Bak bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi onu da bilemedim.

Galiba kulvarı 4. tamamladı. Yarın sonuçlar açıklanıp madalya töreni yapacaklar.

Blog bugün çok mutlu, heyecanlı, gururlu bir gün geçirdim.


Not: Birinci video gösteri yaparlarken. Yani büyük çocuklar önde, küçükler arkada olacak şekilde yüzdü. İkinci video ise yarışmadan..

Tarih :23/07/2015
Yer: Enka
Hissiyat-  Peh Michael Phelps mi? O da kimmiş benim oğlumun yanında...

Pazartesi, Temmuz 20, 2015

Küçük kara balığım

 
 
Dün kuzenimin Şile'de ki yazlığındaydık. Ne zamandır çağırıyorlardı gitmek kısmet olmamıştı. Kuzenler bayramda orada toplanınca bizde bu vesileyle gittik. Eray çocuklarla bir arada olmaktan dolayı çok mutluydu.
 
Buraya hiç yazmasam da bu konuyla ilgili kimseyle konuşmasam da Eray yalnızlığını sorguluyor arada. Onun açısından baktığımızda çok haklı. Ne kardeşi var ne de kuzeni. Ne dayısı var ne de amcası.
 
Tamam arkadaşları, anne-babasının bir sürü kuzenlerinin çocukları var da yerini tutmaz bunu en iyi ben bilirim. Bilmek durumu bazen değiştirmeyebiliyor.
 
Neyse dün çok mutluydu.O kadar güzel vakit geçirdiler ki.Eray'ı yüzerken videoya çektim kayıtlarda bulunsun diye. Güzel yüzüyor bence fakat çok çabuk yoruluyor ve hemen bırakıyor.
 
Yaz okulunda da yüzdüğü için benim küçük beyaz balığım küçük kara balığına dönüştü.Bu arada bu perşembe yaz okulunda yüzme yarışması var. Bakalım nasıl olacak..
 

Pazara gitmek mi? 3. Bölüm


Ramazan yoğundu, bayram ise çok daha yoğun.Bu bayramda gezmelerin hakkını verdik ve evde hiç durmadık. Aslında ben dururdum da Eray ve babası aynı kafadan olduğu için oylamada hiç şansım yok benim. Kendi evimde azınlık kaldım iyi mi?

Bayramın birinci günü annemde kahvaltı ettikten sonra Beykoz'a geçtik. İftar için gittiğimizde çiçek açan tohumların sebze vermeye başladığını gördüğümde çok şaşırdım. Hayat, doğa artık ne dersen de ne çabuk değişiyor ve yeniliyor.Bu değişimleri kaçırmamak adına galiba bazen yavaşlamak gerekiyor.

Eray toprağı kazıp, çamur topları yapmak için uygun ortam yaratırken bizde kayınvalidem ile bahçeyi gezdik. Çoğu şeyi çekmeyi unutsam da buyurun pazara gitmek mi bölüm 3 ile karşınızdayız.

Bu yıl bahçe geçen seneki gibi olmadı.Yağmur sebebiyle dedi kayınvalidem.Sürekli yağmur yağması bahçeye iyi gelmedi. Şu an için domateslerde sorun yok inşallah böyle de gider.


Bu yılda biberlerin maşallahı var. İnsanın kendi yetiştirdiği mahsulü yemesi değişik bir duygu olmalı. Kayınvalidem salata mı yapacak giriyor bahçeye iki-üç domates, iki salatalık, biber ya da marul, soğan toplayıp çarçabuk bir salata yapıyor. Yemek mi yapacak.. Patlıcan, kabak, fasulye toplayıp hemen ocağa türlü koyuyor.

 
Fasulyeler geçen seneki gibi değil maalesef. Bir kısmı beneklendi. Geçen sene o kadar çok olmuştu ki domatesle kavurup bolca buzluğa atmıştık ve kışın tükettik.


Kabaklar iyi durumda. Yemeye başladık. Sağolsun kayınvalidem kayınpederimi hafta içi ring olarak kullanıyor.İki-üç kabak, salatalık, maydanoz artık ne büyüdüyse kayınpederim Erol'un iş yerine güvenliğe bırakıyor, Erol'da akşam eve ulaştırıyor. Kabaklardan mücver yapıldı.


Salatalıklar bu sene fazla değil. Yine de şükür Eray yiyebiliyor. Nedense maydanoz çok fazla olmamış..

 
Marul- taze soğan her zamanki gibi bu sene de fazla.


 
Armut artık kalmadı. Bu sene çok fazlaydı. Kayınvalidem armutları akrabalara dağıttı. Kalanıyla da armut pekmezi yaptı. Eray tadını çok sevdi. Elma ağacı ise hiç meyve vermedi bu yıl. Öyleymiş bu ağaç. Bir sene verir bir sene vermezmiş. Geçen sene o kadar çoktu ki ağaç elmaları taşıyamıyordu. 

 
Çileklerde artık bitti. Zaten azdı onları da Eray yedi. Kiraz da az oldu bu sene. Dememe gerek var mı ringle kirazlar Eray'a gönderildi. Erik ağacı fena değildi.
 
 
Baklayı biz haşlarız sonra tuzlayıp kuruyemiş gibi yeriz. Kayınvalidemler ise yeşil kabuklu halindeyken taze fasulye gibi yemeğini yapar. Ben o halini hiç sevmediğim için bize sağolasun bu şekilde gönderdi. Ohh ne iyi geldi.



Dut artık bitti. Fındık her yerde olduğu gibi bu sene fazla. Fazla derken ekili alan çok az lakin kayınvalidemin ihtiyacını görüyor. Semizotu, maydanoz da var. Yani bu yazda sebze için pek pazara gitmeyeceğiz gibi görünüyor.

Aaaa bu arada bu senenin sürprizi erişteler. Kayınvalidem kesti tabi ki bize de düştü.


Bu da Eray'dan çamur köftesi. Tarif aslında çok kolay. Malzemeler; toprak, su ve bir tutam yeşillik.

Yapılışı ; Toprak su ile çamur halini alana kadar iyice yoğrulur. Sonra yumurta büyüklüğünde parçalara ayırarak yuvarlanır. Bir tutam yeşillik üstüne kondurulur.


Bu tarif mideye değil direkt çocuğun ruhuna hitap eder.

Pazartesi, Haziran 29, 2015

İftar programları

Eylül 2011


İftar programlarından Ramazan'ın nasıl geçtiğini anlamıyorum bile. Erol bir gün ailecek biz iftar yapalım bir tarih ver deyince birden dank etti bu yoğunluk.Hoş Eray bu kalabalıktan,gelip gitmelerden çok memnun.

27 Haziran; ben iftar verdim evde. Erol'un akrabaları vardı.16 kişi olunca 12 kişilik masaya sığamadık. Önceden işbölümü yaptığımız için bu sefer daha rahat geçti. Kayınvalidem böreği yaptı. Evi temizlemek, salatalar ve zeytinyağlılar bendeydi. Annem ana yemek, pilav ve çorba yaptı. Kayınpederim ve babam tatlıları tedarik etti. Erol beylerde sadece pide ve içecekleri aldı. Eray beyler ise hep ortalığı dağıttı. Neyse bu konuya girmeyelim.. 

28 Haziran; Erol'un en büyük amcasına davetliydik. Eray akşama kaç saat kaldı diyerek tüm gün yedi bitirdi beni. Yok oruç tuttuğundan değil, çocuklarla buluşmak için heyecanlandığından. Annesinin tersine kalabalık ortamları hep çok sevmiştir. 19 kişiydik.

29 Haziran; yani bu akşam annem dışarıya iftara davet etti bizleri. Babam öğle tatilinde Ayla hanım yeriniz ayrıldı ayrılmasında hesabı kim ödeyecek peki dedi. Eee sen tabi ki diyerek aklındaki soru işaretinin kökünü kazıdım.

30 Haziran, 1-A anneleri olarak ay pardon ya bir türlü alışamadım 2-A anneleri olarak iftar programı yaptık. Hala inanamıyorum ama. 3 yaşını doldurur doldurmaz okula başladı tontalak. Babasıyla el ele tutuşup bahçe kapısından içeri girişleri hala aklımda.. Şimdi 2. sınıf olacak öyle mi?

Hayret çarşamba(Erol'un programı vardı iptal oldu) ve perşembe boş. Erol'un ailecek iftar programına bu günler uygun görünüyor..

03 Temmuz; Arkadaşlarımız ve çocuklarıyla

04 Temmuz; Kayınvalidem Beykoz'a davet etti. Sanırım 20 kişi civarı oluruz. Eray çok sevinecek bu işe.

05 Temmuz; Tam belli değil Erol'un yengesi alacak o günü...

Bu böyle uzayıp gidiyor. Hele de gelecek hafta öyle yoğun ki. Eve geç giriyoruz.Geç yatıyoruz ve bir bakmışım ki sahur vakti. Uykusuzluktan dem vursam da Eray'ın böyle zamanlarda böyle bir ortamda büyümesinden memnunum...

Perşembe, Haziran 18, 2015

Niyeti bozmanın kefareti nedir?

 
Sadece Eray değil bende evde tatile çıktım sanki. Aslında resmen kendimle savaşıyorum 'Ayla çocuk yokken işlerini bitir' diye. Lakin yapmıyorum. Hiç adetim olmasa da boş veriyorum.

Dün öğlen kafaya koydum hatta niyet ettim akşam caymayayım diye .

Niyet ettim sağlımız için akşam ki ev işlerini yapmaya.. Amin...

Erol bunu duyunca boş ver ya ne işi dedi. Dışarıda takılmayı teklif etti.Ucu ona da dokunacak tabii. Bizim orada açılan yeni mekana gittik. Sunumlarda yemeklerde güzeldi.

Eve dönünce Aşk uğruna ve Focus'un yarısını izledim. Saati 02.00 ve 06.30 a kurarken daha erken yatmadım diye hayıflandım.Bir de tam yatmışken ve gözüm dalacakken Eray aramaz mı? Anne keyifler nasıl demek için aramış hasbam.

Eray'ın keyfi çok ama çok yerindeymiş. Dedesi onu Yeşil Vadiye yemeğe götürmüş. Yeşil Vadi açık alan bir yer. Etrafta koyun, koç, tavuk, kedi, köpek, kaz ne ararsan var. Eray hayvanların peşinde babaanne Eray'ın peşinde şeklinde geçmiş akşam. Tabağındaki ızgaraların da hepsini bitirmiş. Dedesi karne hediyesi olarak da 200 lira vermiş.

Kazı yaparken bir sarı böcek iki tane de çok değişik turuncu taşlar bulmuş.Söz verdiği gibi her gün iki hikaye kitabını da okuyormuş. Az daha unutuyordum artık hep orada kalacakmış. Bizi özleyince ya da biz onu özlersek görmeye ziyarete gidebilirmişiz. Ne diyeyim hayy Allah razı olsun ondan.

Saat 02.00 de alarm çalınca karı-koca mutfağa gidip güzel bir kahvaltı hazırladık.Saat 02.20 oldu  annem aramadı iyi mi? Hemen telefona sarıldım.Önce annemi sonra da kayınvalidemi aradım.İkisi de kalkmış zaten. Her Ramazan biriniz sağımdan diğeriniz solumdan dürterdiniz beni ne iş dedim.

Alarm 06.30 da çalınca hiç yapmadığım şeyi yaptım.Alarmı 5 dakika sonrasına öteledim. Kalktıktan sonrası kolay zaten.

Annem aradı iftara çağırıyor akşam. Patlıcan oturma, pilav, çorba ve cacık yapacakmış. Erol'u aradım adettendir gelirken tatlı al dedim. Yarın akşam da babaanneye gideceğiz Eray'ı almak için orada iftar yaparız. Eeee benim işler yine yalan oldu iyi mi?..

Bu arada niyeti bozmanın kefareti nedir? Şimdi kaç akşam boyunca kafamı kaldırmadan ev işi yapmam gerekir..


Çarşamba, Haziran 17, 2015

İşte bu benim hikayem öyle saf öyle temiz: Sahne 1 çekim 2

Deep mimlemiş beni. Mimin konusu ise bloga başlama serüveni. Daha önce bu konuda mim yaptığım için o yazıyı okumayanlar için kopyaladım. Ve hikaye yarım kaldığı içinde tamamladım. Ve karşınızda işte bu benim hikayem öyle saf öyle temiz sahne 1 çekim 2 ( çekim aslında bilmem kaç ya neyse)

02 Mayıs 2011

'Bu konu aslında biraz arapsaçı hadi bakalım içinden çık çıkabilirsen. Başladığı işi pek yarım bırakmayı sevmeyen hanım iğnesi blog konusunda tam bir başarısızlık örneği gösterdi zamanında. Daha önceki bir yazım da bahsetmiştim lise yıllarında yazardım. İyi yazıyor sayılmazdım ama yazmayı severdim. Tabii o zamanlar daha tırlak şeyler yazardım ya neyse. Bir gün bir sebepten yazmayı bıraktım. Arkamda hiçbir delil bırakmadan hem de.

Bu blogu okuyan bilir bir ahretliğim vardır benim. Ahretliğim bir gün aşık olur taaa elin Amerikasına gelin gider ve arkadaşını bir başına bırakır buralarda. Sonra kendisi orada yemek tariflerine merak sarar, tarifleri yayınlamak için blog kurar. Minik kuşları katılır aralarına onlardan da havadisler verir blogunda.

Maşallah her şeye yeten ahretliğin bir eli de hanım iğnesinin üzerindedir o sıralar. Eee arkadaşını yalnız bırakmaktan mütevellit vicdanı da sızlar. Başlar sana da blog açalım demelere. Tabii o zamanlar yazmak konusunda cezalı olan hanım iğnesi blog açma işine yanaşmaz ve ahretliğini hep reddeder.

Efendim hanım iğnesi yemek yapmayı bilir o zamanlar ama pasta börek yapmayı hiç bilmez. Hazır almak da hoşuna gitmez.Annesinden de yardım almak istemez ee çaresiz o da başlar internetten pasta börek yapmayı öğrenmeye.

Bunu fırsat bilen ahretlik inceden inceye hain planını uygulamaya koyar. Bak der blog kuralım sana tamam yazma sadece tariflerini yayınla. Tariflerin kıyıda köşede kaybolacağına bir yerde kayıtlı kalsın diyerek yavaş yavaş blog düşüncesini işlemeye devam eder. Hanım iğnesi ay uğraşamam ben der ama arkadaşı bırakır mı peşini tamam blogunu ben açacağım hazır şekilde sana teslim edeceğim diyerek ikna eder.

Arkadaşı ahretliğini hanım iğnem diye sevdiği için blogunun adı hanım iğnesi ,doğum yılı 2007 olarak blog dünyasına adım atar.

Peki serüven burada bitti mi yok efendim ne münasebet başta da dedim ya bu konuda tam bir başarısızlık örneği gösterdi diye.

Tarifler bulur akşam 22.00 larda pişirir, fotoğraflar çeker tabii kocası da kendisi de fittir o zamanlar. Bu görüntüyü bozmamak için pişirdiğinden bir lokmacık alır ve koca bir aile apartmanında oturduğu için o zamanlar herkesin evini 23.00 da çalarak pişirdiklerini dağıtır. Artık apartmandakiler işten eve dönen hanım iğnesini kapılarda karşılar olmuştur. ’Yenge bu akşam ne var’

Kocasıyla da gül gibi geçinip giderken kendisine yedirmediği, eve pasta börek bırakmadığı için en manyak kavgalarını ederler. Sonra bir şey olur. Hanım iğnesi tontalağına hamiledir.

Kokulara hassasiyet had sayfada olduğu için yemek blogu rafa kalkar. Ahretlik durur mu başlar bu sefer hamileliğini yaz sonra bak pişman olursun demelere. Evet yazmaz ama pişman olur hem de ne çok.

Eray'ını çok istediği için o dönemler çok mutludur. Keşke o mutluluğu bu blogda yazabilseydi de sonra oğlu beni sevmiyor musun ya da beni istemediniz mi diye garip sorular sorduğunda o satırları ona gösterebilseydim  diye içi çok yanar.

Ayy o zamanlar o kadar mutludur ki ‘ben dönyanın en gözel hamilesiyam' şeklinde dört döner etrafta. Kucağına oğlunu alır evet çok mutludur lakin bir süre sonra sebebi çok da önemli değil hanım iğnesi için kayıp bir dönem başlar (loğusa depresyonuna inanmaz hanım iğnesi) Hatta o kadar kayıptır ki hatırlamak istemez. Ahretliği başlar hanım iğnem yaz oğlunu yaz bak pişman olacaksın demelere. 

Deliliğin ince sınırlarında gezinirken sizde takdir edersiniz ki mantıklı düşünemez yine bloguna geri dönemez.

Oğlu annesine tepki verdikçe, gülücükler atmaya başlayınca hanım iğnesi de diplerden yukarıya doğru bir ivme kazanır. Sonra bloguna merhaba der demesine de ı ıhhh içine sinmez. Sanki başka okuldan yarı dönemde bu okula transfer olmuş gibi hisseder. Duvara yaslanmış herkesi izler de giremez aralarına. Ahretliğine de yahu ben düzgün cümle kurmayı unutmuşum diye dert yanar. Sonra yine buraları terk eder.

Bir gün ani bir karar verir. Hem ben devrik cümle severim ki diyerekten blog dünyasına bodoslama dalar. Sonra 1 izleyiciniz var diye gördüğünde panik olur. Sizi röntgenleyen bir kişi var diye mi algıladı bilinmez hemen ahretliğine sorar. Aaaa hayırlı uğurlu olsun der izleyicinin varoluş sebebini açıklar. Hanım iğnesi pek bi mutlu olur.

Sonra insanların acılarına dokunmaya, mutlulukları ile coşmaya, farklı bakış acıları kazanmaya, hayalleriyle hayaller kurmaya başladıkça tamam işte burası benim yerim der.



17 Haziran 2015

2012 Ağustos ayında 11 yıllık işimden ayrılmam ile birlikte yine bir kopuş yaşadım. İlk evde kaldığım dönemler gerçekten çok çabaladım. Gidememek acıydı ama kalamamak en acısıydı. Evden  bir türlü yazamadım.

Bu yaşadığımı hep rahmetli Kemal Sunal'ın bir filmine benzettim. Hani minibüste at yarışı tahminleri yapar(yoksa loto muydu) ve tuttururdu ya .Sonra kabadayı tahmini yapsın diye zorla eve getirtir onu ve tahminde bulunmasını ister.Yaptığı tahminlerin hepsi yanlış çıkar. Çünkü minibüsteki ortam ona ilham veriyordur. Elinde yoğurt bakracı olmalıdır, bir teyze sabah sabah sürekli dırdırlanmalıdır, minibüs sallanmalıdır.

Ben de işyerinde yazmaya alışmıştım. Zır diye çalan telefonla düşüncelerimin bölünerek yazı yazmaya, bir yazıyı kaydederek bazen tüm gün de yayınlamaya ne bilim ya o koşturmanın içine yeni bir koşturma eklemeye alışmıştım. Ya da çok başka bir sebebi vardı bilemiyorum. Ama kesinlikle zamansızlık değildi hem de hiç değil..

Mart 2014 yılında işe girince şaka gibi tekrar yazmaya başladım. Dönüşüm muhteşem oldu diyemem lakin kafam çok daha rahattı.Çünkü bu sefer ne istediğimi biliyordum. İnsanları memnun etmeye çalışmayacaktım, aslında ne anlatmak istediğimi anlatıp yorulmayacaktım, vs..Eski blogcular bilir bir süre sonra blog insanı yorar.

Hani Deep bir yazısında demişti ya

'Sanatı kendin için yaparsın, başkası için değil. Başkası için yaparsan popüler olursun. Sanat ise popülerlik kaldırmaz

Ben bloga  sadece kendim için döndüm.Yazmak bana iyi geldiği için sadece kendim için yazdım. Başkaları beğensin diye yazmaya başladığında samimi ve içten olamıyorsun çünkü.. Blog samimiyetsizliği kaldırmaz..


Not: Çizim Eray'ın 23 Nisan da okulda çizmiş olduğu resim. Resmin konusu dünya çocuklarıymış. Mimlere Eray'ın çizimlerini eklemek alışkanlık oldu...

Sümüklü böceklerinde sevgiye ihtiyacı olabileceğini hiç düşünmemiştim



Cumartesi Eray'ın arkadaşının Yıldız parkında doğum günü vardı. Açık alanda doğum günü yapmak çocuklar için çok iyi fikirmiş onu gördük. Futbol oynadılar, futbol oynamayı sevmeyen Eray gibiler toprağı kazdı, daha küçük çocuklar amaçsızsa bir oradan bir buraya koştu. Elhasıl güzel bir gündü

Taa ki Eray'ı kedi tırmalayana kadar. Eray hayvanları çok sever. Dışarıya adım attığımız anda başlar kedi köpek gözetlemeye. Dokunsal bir çocuk olduğu için de yani sevgisini dokunarak aktarmak istediği için de eller. O gün kırk kere uyarmamıza rağmen yine kaçak göcek sevmeye çalışmış kediyi. Olayın nasıl olduğunu görmedim tırmalamış epeyce kendisini...

Canı yandığı için değil de ona kızdığım için çok ağladı. Çocuk koşarken düştü diye poposuna şaplak atan annenlerden değilim aslında. Ne bileyim korktum kolunu öyle görünce. Kedi seni bu şekilde tırmalayana kadar aklın neredeydi diye kızdım hem de. Ev kedisi ve aşılı olsa umursamam bile. Canımız sıkıldı bir kere, ortamdakilerin de canını sıkmamak için kalktık bir an önce..

Bir de bana pimpirikli derler. Erol ortamda hiçbir şey belli etmedi ama daha arabaya binmeden doktora gidelim bir an önce dedi. Gittik.Danıştık. Özel hastanedeki doktor bu tür şeyler devlet hastanesinde takip ediliyor dedi. Hiç şaşırmadım.

Bu konuyu da aslında hiç anlamam.Vakti zamanında Eray'ı kene ısırdığında (oğlumun hayvanları sevdiği kadar hayvanlarda oğlumu seviyor, bırakmıyorlar yakasını) takip devlet hastanesinde oluyor diye hiçbir şey yapmamışlardı. Devlet hastanesine gittiğimizde önlem olarak ona bakacağız, buna bakacağız diye gereksiz bir sürü şey yapılarak çocuğumu delik deşik etmişlerdi. Aynı şeyi yaşamalı mıydık?

Hocam sizin çocuğunuz olsa ne yapardınız dedim hemen hemen her aklı karışan anne gibi. Legal olarak gitme diyemem dedi. Bir yanda da çocukta bir şey yok gitme diye kaşını gözünü oynattı. Sonra devam etti en fazla tetanos iğnesi yapılır ama zaten bu çocuklar tetanos oluyor iğne 5 yıl koruma sağlıyor dedi. Biraz daha konuştuk ve evimize döndük. Kendi adına karar verirken bile sancı çeken ben çocuğum adına karar verirken neler hissettim varın siz düşünün. Ya da hiç düşünmeyin. Benim başıma ne geldiyse hep çok düşünmekten geldi..

Geçen sene Eray işyerime geldiğinde parkta sümüklü böcek görmüş işaret parmağını hazırlamış başını tam sevecekken durdurmuştum. O kadar çok şaşırmıştım ki Eray ne yapıyorsun dedim. Hiç salyangozu sevecektim dedi. Çok normalmiş gibi. Oğlum ama o sümüklü böcek dedim.

Annecim onu da Allah yarattı, onun da sevgiye etvayeci (ihtiyaç) var

diyerek beni bir güzel susturdu. Şimdi bu anlattığım cepte.

Okul arkadaşının annesi Eray'ı merak etmiş Ayla'cım ne yaptın diye sordu.Çocuk doktoru o ve piknikte o da vardı. Bence yıka temizle ve konuyu unut demişti. Neyse konu konuya açtı ve gülmek için sümüklü böcekli hikayeyi anlattım. Sonra sohbete A. Eren'in annesi girdi Ayla'cım benden duymuş olma sakın Eren dedi ki Eray okulda sümüklü böcek besliyormuş dedi. Hiç şaşırmadım.

Şaşırdığım konu şu Eray mesela kelebekleri sevmez, etrafında uçmasından hoşlanmaz. Kelebekleri  herkes sevmez mi? Bence çok zarif hayvanlar. Bana da sümüklü böcekler itici gelir. Neyse şaşırdığım konu şu diyordum en son.

Şaşırdığım konu şu, Eray'ın hep daha az sevileni sevmesi..


Not: Eray 13/06/2015 tarihinde parkta sürekli gördüğüm en kibirli, en asık suratlı, en mutsuz, en insan sevmeyen kedisi tarafından tırmalandı. Pardon ama çocuğumu tırmalayan kedi hakkında kimse güzel duygular beslememi beklemesin.

NoT: Pazar sabahı ise gözünü şöyle açtı. Peki annecim hamster almaya ne dersin.

Salı, Haziran 16, 2015

Ya depresyona girecektik ya da sinemaya

Şimdi şöyle düşün.120 km hızla koşuyorsun ( yok fazla hızı sevmem de o yüzden 200 yazmadım) ve birden duruyorsun. Nasıl hissedersin.

Eray ve ödevleri olmayınca resmen boşluğa düştük karı-koca.Bu boşluk hissinin varacağı nokta belli. Ya depresyona girecektik ya da sinemaya. Biz ikinci şıkkı seçerek sinemaya girdik. Tamam Eray'ın da dediği gibi konuyu yine biraz abarttım sanırım.
Aslında her şey Erol'un çocuk da yokken diye başlayan mesajıyla başladı.Ve birden kendimi program yaparken buldum. Önce yemeğe gittik sonra sinemaya. Ben filmi seçtim. Anlaşmanın şartlarını önceden belirlemişti Erol. O da yemeği seçti. Boğazına düşkün biri olmuştur zaten..

Mad Max:Fury Road'a girdik. Öncelikle bu filmler Erol'un tarzı hiç değil. Olsun dedi ya canıma minnet. Ve biraz sıkıldı. Aslında haklı olduğu noktalar da yok değil. Bu filmde konu yok mu dedi. Olmaz mı dedim. Tamam film görsel bir şölen yaşattı yaşatmasına da salt görselliğe yöneldiği için hikaye ilerlememiş. Kaçma-kovalama-takip  kısmına fazlasıyla takılıp kalınmış.

Ben Mel gibson versiyonlu Mad Max'i sevmiştim. Mel Gibson'un performansını beğenmiştim. Sahi ya kaç yıl oldu o filmleri seyredeli. Neyse bu konuyu jet hızıyla kapatıyorum bu aralar yaş konusuna girmek hiç istemiyorum çünkü.

Eğer film de ana karakter bu kadar unutulmamış olsaydı Tony Hardy de hakkını verebilirdi karakterin diye düşünüyorum. Lakin unutulmuş be blog.  Furiosa ekseninde(yani Charlize Theron) dönen bir film olmuş. Aslında filmin adı Furiosa olaymış daha iyiymiş. Yalnız şunu belirtmem gerek  Charlize Theron'un oyunculuğu iyiydi. Karaktere de cuk diye oturmuş.

Filmin görselliğine laf yok ama. Savaş tırındaki elektro gitarlı adam benim favorimdi. Sonuçta kendi adıma iyi vakit geçirdim.

Eray'da iyi vakit geçirmiş bu arada. Sürekli iletişim halindeydik. Babaanne whatsapp kullanamadığı için babaannenin whatsapp'ını geçici olarak Eray kullandı. Yakında telefonuna da el koyarsa hiç şaşırmam. Pazar günü kendisini bırakmaya gittiğimizde babaannesinin yeni telefonu hemen dikkatini çekti. Oooo babaanne yeni telefon mu aldın. Bu telefona 100 lira veririm, bana ver diyerek hemen pazarlığa girişti. Sonuç tabii hüsran.

Dün sabah babaannenin komşusunun ineğinden sağdığı sütü içmiş, kaymağını ise hiç sevmemiş. Erol annesine ineği sağarken izlesin, güzel olur dediğinde babaanne komşu izlettirmez ki dedi. Nedenini anlamadık önce sonra babaanne dedi ki ineğine nazar değermiş. Ne diyelim kadının ekmek teknesi olduğu için anlamaya çalıştık sadece.

Yine aynı komşunun gezenti tavuklarının yaptığı yumurtaları yemiş. Öğle ise babaanne ile patatesli gözleme yapmışlar. Tabi ki de el açması yufkadan. Bahçeye salıncak kurulmuş, bol bol çamurla oynanmış. Eray çamurlu eşofmanının bile fotoğrafını yolladı hatta.

Tek korkum başıboş hayvanlar. Cumartesi günü Eray'ı Yıldız parkında kedi tırmaladı söylemedim değil mi? Onu da ayrıntılarıyla anlatırım sonra..


Not: Mad Max: Fury Road
Yer: Zorlu Center -15/06/2015 

Pazartesi, Haziran 15, 2015

Babaanne tatil köyü


Haftaya pazartesi yaz okuluna başlayacak küçük bey. Bir hafta boşlukta ya okulun yaz okuluna gidip yanımızda kalacaktı ya da babaannenin Beykoz'daki köyüne gidip beş koca gün yanımızdan ayrılacaktı.

Biz hakkımızı ikinci seçenekten kullandık. Tabii benim için kolay olmadı bu kararı verebilmek. İnsanlar bu konuları abarttığımı düşünüyor hatta oğlum bile.

-Eray'cım beş koca gün ben sensiz ne yaparım
-annecim bu konuyu birazcık abartıyor olabilir misin?

Pazar günü sırf meraktan Eray'cım bavulunu hazırlamaya başla ben birazdan geliyorum dedim ve aşağıya indim. Döndüğümde ne göreyim. Bavuluna sadece oyuncak koymuş. Artık kendisinden ne beklediysem. Şort, tişört ve pijama koyacağını mı?

İş başa düştü bavulunu hazırladım çıktık yola. Ali babanın çiftliğinde şunu var bunu var diye şarkı söyleye söyleye gitti. O kadar mutluydu ki. Zaten en çok mutlu olduğu yer de orası.

Daha önce yazmış mıydım hiç hatırlamıyorum evimizi satıp çiftlik alalım diye tutturuyor Eray. Bu konuda tam da babasının oğlu.

Şimdi birazda fotoğraflar konuşsun




Biberler ekilmiş.



Fasulyeler yakında mahsulünü verir. Geçen yıl çok olmuştu. Bol bol kışlık hazırlanıp, buzluğa atıldı. Bu sene de aynı performansı bekliyoruz bakalım..

 
Domates ve salatalık da ekilmiş..

 
Babaanne ve Eray dalından meyve koparırken.Galiba siyah dut idi. Bu fotoğrafı balkondan çektim.
 
 
 
 
 
İşte böyle babaanne tatil köyünün en güzel yanı hem ultra herşey dahil hem de bedava olması. Şaka bir yana orada mutlu olduğunu bilmek rahatlatıyor annesini.
 
 

Cuma, Haziran 12, 2015

Mini mini birler bitti sıra çalışkan ikilerde

 
Sabah Facebook'a da yazdım.
 
Sanırsın ki karneyi ben alacağım. Benim heyecanımın onda biri yok evladımda. Neyse ya benim heyecanım ikimize de yeter
 
dedim. Baktım da yetti de arttı bile.Ne yapayım ya ben böyleyim.Bazen kim çocuk kim ebeveyn belli olmuyor aramızda. Anne takma kafaya, hallederiz, altı üstü ödev, önemli olan.... cümleleriyle bir yıl boyunca sakinleştirdi beni evladım. Tamam bu hiçbir şeyi ciddiye almama durumu da bazen beni kaygılandırmadı değil. Ne yapalım benim tontalağın sıklıkça dediği gibi Allah da onu öyle yaratmış.
 
Lisede tarih öğretmenim Şetaret hanımın bana hiç ismimle seslenmediğini yazmış mıydım? Galiba bir kere bahsetmiştim. Bana telaşe memuresi derdi. Söyle telaşe memuresi, yine aklına ne takıldı telaşe memuresi, seni dinliyorum telaşe memuresi. Hep yaşama dair bir telaşım vardı benim..
 
İşte böyle telaşe memuresi annenin böyle 3XL evladı olsun.
 
Her şeyin bir sebebi var olduğuna inananlardanım. Ana-oğul hayatı böyle dengeliyoruz kanımca..
 
Şaka gibi be blog. Mini mini birler bitti gerçekten de.Darısı çalışkan ikilere. İnşallah seneye isminin hakkını verir..
 
 


Not: 1.sınıf karnesini aldı - 12/06/2015
Hissiyat: Bazı şeyler yaşanarak öğrenilir.

Çarşamba, Haziran 10, 2015

Pazarlık mı? Fırsatçılık mı?

06/06/2015- Arkadaşlarıyla playstation turnası yaparken
 
Malum cuma günü karneler alınacak. Öğretmenimize o gün verilmek üzere hediye alındı. Allahtan bu konularla sınıf annemiz ilgileniyor da bir karışıklık olmuyor. Ne diyeyim Allah razı olsun ondan..

Dün akşam mesaj attı. Şunları şunları aldım diye. Yarın sabah okula uğrayacağım çocuklara parayı verirseniz alırım dedi.Ve ekledi paranın öğretmenlerine alınan hediyenin parası olduğunu söylemeyin lütfen. Haklı tabii. Çoğu kişice bilinir bu yaş çocuğunun ağzında bakla ıslanmaz bazen..

Neyse efendim konuyu uzatmayayım parayı hazırladım ve para elimde;

-Eray'cım bak bu parayı yarın İ.Kerem'in annesine verirsin tamam mı?
-Neden
-çünkü ona borcum var
-ne borcu
-benim adıma bir şey almıştı da yarın okula gelecek verirsin tamam mı benim güzel oğlum...
-20 tl paranı alırım
-efendimmmm (cümleyi algılamaya çalışan annenin şaşkınlığı)
-20 tl verirsen veririm diyorum
-30 tl parayı ulaştırmak için benden 20 tl mi istiyorsun
-tamam tamam 5 tl ver o zaman (30 tl paraya karşılık 20 tl  istemenin mantıksız olduğuna karar verdi demek ki)
-sana inanamıyorum bu yaptığın fırsatçılık
-hayır annecim seninle pazarlık yapıyorum
-pazarlık mı ne pazarlığı fırsatçılık bu yaptığın ve bu çok çok çok çok ( cümleyi tamamlayacak kelime bulunamadı)
-tamam sen bilirsin borç senin borcun o zaman git kendin ver


Hala şaşkınım. 20 tl paranı alırım dedi çocuk ya..

Bu arada 30 hikaye okuyarak puzzle tamamladı.


Not: Hafta sonu çocuğumun programı o kadar yoğun oluyor ki bize sıra gelmiyor resmen.Cumartesi bir arkadaşının doğum gününe gittik.Doğum günü sonrası da playstation oynamak için sözleşmişler.  Bize soran yok. Bu hafta sonu da başka arkadaşının doğum günü var. İnşallah sıra bize de gelecek.. 

Salı, Haziran 09, 2015

Tespit

Annesinin boyuna yaklaşan oğul- anne fotoğrafı

Kararsız bir insanım. Hep öyleydim. Bu yaştan sonra da bu konuda değişeceğime dair bir umudum yok. El kadar çocuk bile diyeceğim ama fotoğrafımıza baktım da boyum kadar olmuş. O zaman şöyle diyeyim boyuma yaklaşan benim nazarımda hep el kadar kalacak çocuğum bile anlamış huyumu..

Cuma akşamı anneanneden Eray'ı aldık eve dönüyoruz yol üstünde bulunan mavi jeanse gireyim dedim. Ne Eray ne de Erol benimle gelmek istedi. Artık nasıl baktıysam onlara sonradan girdiler mağazaya. İki kot arasında kaldım her zaman ki gibi. Bu arada Eray babasına fısır fısır bir şeyler söyledi. Erol annene de söylesene bu tespiti deyince ne tespiti diye sordum. Nasılsa aldıktan sonra keşke öbürünü alsaydım diyeceksin ya onu diyordum babama dedi. Vayy büyüdü de artık anneyle dalga geçmeler başladı ha..Zaman çabuk geçiyor be blog..

Erol'a doğru söyle yakıştı mı diye sordum. He, iyi, güzel, yakıştı gibi gayet kısa ve net cümleler kurdu yani her zaman ki gibi. Allahtan oğlum bu konuda babasına çekmemiş.Eray doğru söyle yakıştı mı diye sordum. Manken gibi olmuşsun annecim dedi. Ya da annecim hani kilo aldım diyorsun ya sen( ben söylemiyorum sen söylüyorsun lafını da belirtiyor ki üstüne yağmayayım, çok zeki çok) ondan biraz dar oldu sanki.

Verdik paça boylarını çıktık mağazadan, zor dayandım Hasdal'a kadar. Yaa Erol keşke koyu olanı alsaydım dedim. Bakk babacım ben sana demedim mi dedi. Sonra üç kişi eve gidene kadar güldük..





Perşembe, Haziran 04, 2015

SüperCin


Eray'ın ateşi hala çok yüksek. Kendi gibi ateşi de inatçı. Düşmek de bilmiyor meret. Boğazına baktım kötü durumda. Bugün öğle doktora gideceğiz inşallah.

Neredeyse hiç kalkmıyor yataktan. Sürekli hareket halinde olan bir çocuğu öyle görmek nasıl bir duygudur bilir misin? Allah beterinden saklasın tabii..

Yataktan kalktığı ender zamanların birinde baktım bir şeyler çiziyor. Ne yapıyorsun dedim. Çizgi roman çiziyorum dedi..Ohh ohhh çiz tabii dedim.Bir süre sonra da ateşi yükseldi çizdiği şeye bakmak aklıma gelmedi.

Sabah hep birlikte anneanneye giderken kendi yarattığı çizgi roman vardı elinde. Aaa unutmuşum bakmaya, bakabilir miyim dedim. Sayfaları yüzümde kocaman gülümseme ile çevirdim. Arabada zıp zıplarken sadece bir iki poz çekebildim...

Çizgi Romanın adı çizgi romanın kapağında yazdığı gibi Süpercin..Bu Süpercin Ellamdülillah bir kahraman. Siyah pelerinsiz de kahraman olmaz hani.

Konusu da kısaca şöyle dünyaya doğru hızla bir meteor yaklaşıyor. Süpercin'in görevi de tabii kabul ederse bu meteoru durdurmak, insancıkların hayatını kurtarmak.. Kahraman demişiz biz Süpercin'e tabiki de görevi kabul etti.

 Aaa bur arada SüperCin'in yüzünü neden çizmedin Eray'cım diye sordum. Annecim Süpercin bir kahraman. Kahramanların yüzleri gizli olur dedi.. Sizin de aklınızda bulunsun...

 
SüperCin Meteoru durdurmaya çalışırkene

Çizgi romanın arka kapağı. Yazı ne anlama geliyor anlamadım dedim. 1 ay sonra diğer çizgi romanda tüm kitapçılarda demekmiş. Sakın almayı unutmayın.


Ve mutlu Son. Anası gibi Tontalak da mutlu sonları seviyor iyi ki.. Dünya'yı kurtaran SüperCin gönül rahatlığı ile yatağına gitti. Hakkettin SüperCin git tabii.


Not: Arada çok sayfa vardı da maalesef araba da çekemedim.

Çarşamba, Haziran 03, 2015

Bir insanın anavatanıdır çocukluğu*

Sen küçükken demiş Deep ve tamamlamamı istemiş.

*Fruko, Fanta, Tamek, Kızılay, Sprite, Cola, Fanta sayamadığım bir dünya gazoz kapaklarını biriktirmeyi severdim. Onları aynen misket gibi dizer oyunlar oynardık. Bir torba dolası gazoz kapağını her akşam kaç tane kalmış diye saymak en güzel uğraşımdı.

*Babam her maaşını aldığında bir kutu ablama bir kutu bana tipi tip sakız alırdı. Ablam müsrif olduğundan çarçabuk bitirir benim sakızlara dadanırdı. Tipi tip sakızlarımı ablamdan köşe bucak kaçırmak için çok uğraşırdım.

*Bizim evin otoritesi annemdi. Akşam babanız gelsin de siz görürsünüz cümleleri bizim evimizde hiç kurulmadı. Tersine zaman aksa da babam gelsin diye bakardık. Çünkü babamla anneme karşı Voltranı oluştururduk. (bkn : http://hanimignesi.blogspot.com.tr/2011/03/voltran.html)

* Bunu yazacağım için sonradan pişman olacağım biliyorum ama anlayın çocukluk işte. Uzun yola giderken mesela Samsun'a camdan dışarıyı seyrederdim. Ay'ın beni takip ettiğini zannederdim ve kendimi çok özel hissederdim.

*Ev ekonomisine katkıda bulunmak için Singer marka örgü makinesi almıştı annem. O örgü makinesi ile ördüğü kazakları, etekleri ve pantolonları giymeye bayılırdım. (http://hanimignesi.blogspot.com.tr/2011/03/ve-insan-bazen-duymak-ister.html )

*Annem kışın örgü yapar satar yazında pul işlerdi.Annemle yazın oturup basit pul işleri yapmayı çok severdim.

*Sonra annem o el emeği göz nurları ile kazandığı paralar ile bizi rahmetli Kemal Sunal filmlerine götürürdü.Çok ama çok eğlenirdim. Beşiktaş'ta adını şimdi unuttuğum bir tiyatroda sihirbazlık gösterileri olurdu ve o gösterileri gözlerimi hiç kırpmadan hayretler için seyrederdim.

Ablam ve Ben

*Bizim sülalenin kadınları ekmeğini taştan çıkaran tiplerdi onları anlatsam sayfalar dolusu yazı olur. En güzel örnek annem ile halam. Halam balık tutmayı çok severdi.Ortaköy'den Kuruçeşme'ye birlikte yürür sonrada köşemize gider balık tutardık. Benim görevim balıkları iğneden kurtarıp kovaya atmak. Halam tekrar tutana kadar kovaya eğilip balıkları seyretmekti. Sonra bir kova dolusu balıkla yani o akşam ki rızkımızla eve döner bir güzel yerdik. Bizimle birlikte kediler de bayram ederdi.

*Denizden rızkımızı ayrı çıkarırdık, topraktan ayrı.. Ortaköy'den Trt'ye kadar yürürdük. Şimdi lüks evlerin olduğu yerde piknik alanı gibi bir yer vardı. Annemlerle birlikte oradan labada, kuzu kulak toplamayı çok severdim. Hatta ekşi bir tadı olan kuzu kulağı o an orada büker büker yerdim, tadını çok severdim. Aman ya dişlerim tadı aklıma geldikçe nasılda kamaştı..

*Halamlarla altlı üstlü oturduk yani beş çocuk birlikte büyüdük sayılır.Ve evin küçüğü olmak zor işti. Bakkaldan ekmek mi alınacak evin küçüğü yani bendeniz gönderildi. Ramazan ayında ezan okunuyor mu bana bir bak bir dinle denirdi. Sokak kapısının merdivenlerinde tek başına otururdum yok eğer çok soğuksa pencereyi açar kollarımı acıtmasın diye bir yastık koyar ezanı beklerdim. İşte o anlar benim en huzurlu anlarımdandı.

*Bizim sülalenin kadınlarının girişimcilik ruhu bana da yansımış demek hacıdan gelen tanıdıkların verdikleri takılar, oynamayı sevmediğimiz oyuncaklar, kitaplar vs oluşan bir tezgah açmıştık ablamla mahallenin köşesine. Ablam tezgahın başında durmaktan utanırdı, benim ise tüm gün başım dikti. Dilenmiyordum ki neden utanayım yaz ayının o sıcak gününde alnımın teriyle para kazanmaya çalışıyordum. Tüm gün sadece bir takı satabildik o gün girişimcilik ruhumuz sönüverdi.

*Dut yemeği hiç sevmem. Lakin Şaziye teyzenin eski arsasında bulunan dut ağacını annemlerle birlikte silkelemeyi çok severdim.

*Dut demişken erikler geldi bak aklıma. Şehriye teyzenin erik ağacı vardı. Ağacın gövdesi onun bahçesinde meyveleri ise bizim bahçede idi. Halama çıkıp mutfağın penceresine dayanan erikleri koparıp yemeğe bayılırdım. Hoş sonra halam Şehriye teyzeden helallik alırdı. Dedikodu yapmış gibi olmayayım Şehriye teyze birazcık cimriydi.

*Yastığımı yatılı kalacağım her yere (Samsun'da buna dahil) götürürdük. Annem geceleri benimle uğraşmak istemediğinden yastığı bir yerde unutacağız diye ödü kopardı.

*İlkokulda bandoda olmak beni gururlandırırdı. Önce büyük kuzenlerim giydi o kıyafeti sonra ablam en sonrada ben. 23 Nisan'da, 19 Mayıs'ta yağmur çamur dinlemeden Ortaköy'ü baştan başa dolaşıp on para ver on para ver on para vermezsen beş para veri çalmak o zamanlar bana çok havalı gelirdi. ( http://hanimignesi.blogspot.com.tr/2011/07/minik-yurekli-kz.html)

*Allah'ım gizli saklı bir şey kalmadı ama çocukluğuma ait bu anıyı anlatmamak haksızlık olurdu. Elime bir sopa alırdım. Sopanın bir ucuna kocaman bir pamuk koyardım pamuğu kumaş parçaları ile örter sıkıca bağlar mikrofon yapardım. Mikrofonun diğer ucuna ise annemin örgü iplerini keser kablo yapardım. İpi uzun tutardım ki şarkı söylerken bir elimde mikrofon bir elimde mikrofonun kablosu. Benim hava oldu mu bir dünya...

*Annemle Türk filmi seyrettiğimizde genelde ağlardım. Film dokundu diye değil annemi ağlarken görmek içime çok dokunurdu.

*Kış akşamları annemin kestanelere çizik atmasını sonra onu sobada pişirmesini izlemeyi çok severdim. Ellerini ıslatıp kestanelere doğru suyu fırlattığındaki sese kahkahalar ile cevap verirdim. Babamın ise hemen her akşam elleriyle meyveleri soyup ablamla bizim ağzımıza  vermesinden hoşlanırdık. Yoksa başka türlü meyve yemeyi sevmiyorduk. Sonra portakal kabuklarını sobaya attığında odaya yayılan kokunun hastasıydım( http://hanimignesi.blogspot.com.tr/2011/11/simulasyon.html)

*Jackie Chan, Bruce Lee  ve kovboy filmlerini çok severdim. A takımı, Kara Şimşek ve özellikle MacGyver dizisinin hastasıydım.

*Babamla futbol izlemeye bayılırdım.Babama erkek çocuğunun olmadığını hissettirmemek için çok severdim belki de. Bilemiyorum. Ama şunu söyleyeyim acayip izlerdim. Kendi takımımın futbolcularını geç başka takımın futbolcularını bile ezbere bilirdim. Prekazi, Arçil-Şota, Suat.. daha kimler kimler (http://hanimignesi.blogspot.com.tr/2011/03/biz-o-gun-onlar-yenerdik-de.html )

*Mahalle kültürü vardı yaşadığım yerde. Genç kızlar genç erkekler birlikte diskoya gider, kaldırım taşlarında oturur sohbetler edilirdi ve bunun altında asla gizli anlamlar aranmazdı. Havalar ısınmaya başladığında ortak file çekilir voleybol oynanırdı. Kaldırıma oturup onları seyretmeyi çok severdim. Akşam çöktüğünde ise bayrak yarışı yapılırdı. Büyük kuzenlerim bizi de bayrak yarışına dahil ederdi. İşte o akşamlar en çok eğlendiğim zamanlardandı. Ve o gruba dahil olabilmek için çabucak büyümek isterdim.

Ben bu yazıyı yazdıkça yazayım geliyor. Elhasıl diyeyim de bir yerde sonlansın. Elhasıl ben çok mutlu bir çocukluk geçirdim. Yani benim çocukluğumun üzerimde bıraktığı duygu bu.

Psikolojik ve ruhsal anlamda sağlıklı bir birey olmanın yolunun çocukluktan geçtiğine inananlardanım. Terapistler bile demiyor mu hadi çocukluğunuza inelim. Şaka bir yana benim oğlumla gayem de bu aslında. Yani arkasına dönüp baktığında 'mutlu bir çocukluk geçirmişim ben' dedirtebilmek..


*Epictetus- Bir İnsanın anavatanı çocukluğudur

Salı, Haziran 02, 2015

Yadırgadığın şeylerin bazen kanıksadığın şeylere dönüşmesi


Dün akşam iş çıkışı Eray'ı etütten almaya gittiğimde iyi görünmüyordu. İyi görünmüyordu derken enerji full çekiyordu çekmesine de ne bilim bir annenin kendi çocuğunda anlayabileceği bir şey bu. Mesela ben oğlumun gözlerinden anlarım hasta olacağını..

Yılın son etüdü için öğretmenimiz liste başa dönmesin isterseniz herkes kendi çocuğunun çantasına koysun bir şeyler demişti. Ö. ve ben yaparız biz bir şeyler dedik. Şimdi biri bir şey getirecek diğeri unutacak, öbürünün yemeği diğerinin gözünde kalacak ne gerek var değil mi? Ö. ıslak kek yaptı, annemle ben ise zeytinyağlı yaprak sarması ve patatesli sigara böreği.

Öğretmenimiz mesaj attı okul çıkışı. Perşembe etüdünde olan diğer gruba da dağıttım dolma ve börek diye. Çocuklar bayılmışlar ve öğretmenlerine Eray'ın annesine bizim adımıza teşekkür edin demişler. Bundan daha iyi ödül olabilir mi?

Eray tabağın da bulunan kek dışında hiçbir şeyi yemediği için tabağı öğretmen elime tutuşturdu. Al sana bir hastalık belirtisi daha. İştahsızlık.

Etüt çıkışı bahçede 10 dakika oynamak bir etüt geleneği olduğu için Ö., Arda'nın anneannesi ve ben oturduk banka çocukları izledik(!) Bir yandan da arkasını topladım Eray'ın. Bu sefer Ö. ve Arda'nın anneannesi de katıldı bana. Nevaleyi üçe böldük anlayacağınız.

Bu konuda gittikçe anneme benzemeye başladım. Annemde ay israf olacak, ay yazık günah diye diye tabaklarımızda ki kırıntıları toplardı. Bu durum çok hoşuma gitmezdi. Ama sonra ne oldu bilogcan bil bakalım. Yine hayat yapmam dediğimi yaptırdı, yutmam dediğimi yutturdu.

Eray ilk gıdaya geçtiğinde başladım bende annemleşmeye. Anne sütü, yumurta sarısının bilmem kaçı, bebe bisküvisi, ceviz, akşamdan suya konulmuş peynir vs. den oluşan bomba gibi bir kahvaltı hazırlardım. Doyduktan sonra arttı mı ay yazık olacak be diyerek doğruca mideye.

Cam rendeden geçirilmiş meyve püresi mi arttı bir saat sonra da yenilmez ki vitamini ölür nimetin dedim hopp yine doğruca mideye. Zamanla bende bomba gibi oldum olmasında konumuz bu değil. Konumuz yadırgadığım şeyin kanıksadığım şey haline gelmesi.İyi tarafı da yok değil hani. Ağzıma sürmem dediğim bir çok şeyi bu sayede yemeği öğrendim..

Çocukları beklerken seyretmeye dayanamadım bu arada. Kafamı başka tarafa çevirdim genelde. Öyle tehlikeli oynuyorlar ki. Lana çıkmış tahterevallinin bir başından diğer başına doğru ayakta yürüyor. Erkekler ise kaydıraktan tersten çıkıp baş aşağıya kayıyor, itişiyor. Arada ay desem de çenemi kapalı tutmaya çalıştım.Eray anan ne kadar müdahale ediyor, ne kadar da heyecanlı demesinler diye sustum.

Ya işte böyle bazen sana yanlış gelen şeylere çocuğun utanmasın diye susmayı da öğreniyorsun. Ha bu demek olmuyor ki yalnız kaldığında uyarmıyorsun. Tam nasihat etmeye başladım hemen konuyu değiştirdi uyanık. Etüt de çok yorulmuş, üç kitap okumuş. 100 beyin hücresi varsa bu etüt de 99 u yanmış. Ona geriye bu akşam için sadece 1 beyin hücresi kalmış. Artık ödev de yapamazmış. Sadece dinlenebilirmiş.

Anneme geçtiğimizde bir iki kaşık yemek yedi sadece. Sonrada yattığı yerden kalkmadı. Bak bu da başka ve en önemli hastalık belirtisi.

Sabaha karşı da zaten ateşlendi.

İki arkadaşın seramik dersindeki diyalogu ile bitireyim bu yazıyı..

A: Eray hadi Allah'tan daha güzel yapacağız
Eray: Allah'tan daha güzel yapamayız, çabuk tövbe çek


Not: 02/06/2015 tarihinde Eray ateşlendi..




Pazartesi, Haziran 01, 2015

İron man-80 / Ninja Kaplumbağalar-80

Sabah kötü bir rüya ile gözlerimi açtım. Ben gözlerimi açtım alarm çaldı. Keşke Erol'un düşüşünü görmeden çalsaydı ya bu alarm dedim durdum. Nasıl etkilendim anlatamam.

Ablamın inadı sebebiyle çıktık o yükseğe. Aslında çıkarken o kadar yüksek gelmemişti bana.En önde annem, arkasında ablam sonra ben ve Erol. Ablam tam tırmandı derken tahta merdiveni yanlışlıkla oynattı.Ben son anda kendimi yukarı atabildim. Erol benim kadar şanslı değildi. Bir süre tutundu bir yere ama ben Erol'u yukarı çekemedim. Ellerimin arasından kaydı gitti. Öyle bir çığlık attım ki. Acı dolu bir çığlık. Yere çakıldığını göremedim. Çünkü sonsuz bir boşluk. Sonra sonsuz bir acı..

İşyerine geldiğimde başım ağrıyordu. Şu yazacağımdan sonra manyak mısın kızım sen diyebilirsin blog bana içten içe Erol'u tutamadım diye suçladım kendimi. Tutmalıydım ya, tutabilmeliydim.

Tamam 1.89 boyunda 90 kilo ağırlığında bir adamı 1.60'lık benim gibi birinin tutması rüyalarda bile mümkün olmuyor olabilir. Ama filmlerde oluyor ya. Hem ben mutlu sonları severim. Kız cüssesine bakmadan oğlanı kurtarmalıydı.Oğlan da kıza kahramanım benim diye sarılmalıydı. Olmadı, tutamadım ellerimin arasından kayarken sadece çığlık atabildim. Hem de acı dolu bir çığlık. Yere çakıldığını bile görmedim. Çünkü sonsuz bir boşluk. Sonra sonsuz bir acı..

Bu psikolojinin haftanın başında daha beni ele geçirmesine izin vermemeliyim. Tontalaktan bahsedeyim sana. Ondan bahsetmek hep iyi gelmiştir bana. Üzerimdeki kara bulutlar dağılmıştır bir anda.


Cumartesi günü tekvando kulübü sona erdi. Eray sarı yeşil kuşağa geçmişti geçen hafta. Yoksa yeşil sarı mıydı? Hoca sarı kuşak verdi Eray'a üzerine annen üç parmak kalınlığında yeşil kurdele diksin  dediğine göre sarı yeşil daha doğru gibi geldi bak şimdi kulağıma. Nüfus cüzdanının fotokopisini ve bir adet resmini de verdik bu hafta sonu. Hocamız kuşağını federasyona onaylatacak.

Sarı-yeşil bir ara kuşak bu arada. Bu ara kuşağın olma sebebi yetenekli ve başarılı sporcuların derecelendirmelerini kolaylaştırmakmış. Eray ilk önce beyaz sonra sarı şimdi de ara kuşak olan sarı-yeşilde..

Bir yerde okumuştum ne kadar doğru bilmiyorum bu renklerin bir de anlamı varmış. Beyaz kuşak; saflık, temizlik, masumiyet gibi anlamlara gelirmiş. Tekvandoya ilk başlayan ve hiçbir bilgisi olmayanlar takarmış. Sarı kemer; kök salmak anlamındaymış. Yere atılan bir tohum nasıl ki bir süre sonra kök salar dünyaya merhaba der,sarı kemere geçen sporcuda tekvando dünyasında kök salmış, prensipleri öğrenmiş ve gelişmeye hazır duruma gelmiş sayılırmış.

Ya işte blog oğlum kök salmaya başladı. Yeri geldiğinde kök salabilen yeri geldiğinde kanatlanabilen bir ruhu olur inşallah. Düşündüm de acaba bu mümkün mü? Yani insan hem kök salarken hem de kanatlanabilir mi? Ben sadece kök salabilmeyi becerebildim biliyor musun? O da yani galiba. Sen sanma ki köklerinin derinlerde olması her zaman iyi bir şeydir. Tecrübe ile sabit bilogcan bazen çok acı verir.

Aman neyse nerede kalmıştık Eray yüzmeden sonra ilk defa bir sporu bu kadar çok sevdi. Hocasına bitmesin diye yalvardı. Hocanın tekvando salonu bize çok ters olmasa yazın da devam etsin diyeceğim ama kim getirecek kim alacak derdi başlı başlına bir sorun. Yine de kısmet bakalım..

21 mayısta Eray'ın yıl sonu gösterisi oldu. Yazamadım. Konsept İzcilerdi. Fotoğrafları alayımda ayrıntıları anlatırım sonra.Kısaca şunu yazayım. Mutluydu oğlum çok. Hatta en çok eğlenenler arasındaydı. Ablam anlattı gösteri sonrasında. Arka sırada oturan veliler arkadaşlarına şu çocuğa iyi bakın geleceğin Cem Yılmaz'ı demişler. Ablam anlattığında hahaaytttt pardon da Cem Yılmaz'da kimmiş dedim. Gerçekten de öyle. Benim oğlum şahsına münhasır kişilik :)

Geçenlerde bilgi yarışması oldu 1-A'nın. Sınıf Iron man ve Ninja kaplumbağalar olarak iki ayrıldı. Eray Ninja kaplumbağa idi. Tüh be Iron man olsaydın dedim yalan yok. Sonuç mu? 80-80 beraberlik.

Unutmadan yazayım grubun sözcüsü Eray'ı dinlememiş. Peygamber Efendimiz nerede doğmuştur diye bir soru çıkmış. Eray Mekke demiş. Neda hayır doğru cevap o değil demiş. Diğerleri de Neda'ya katılmış.Grubun sözcüsü ilk duyduğumda kahkahalar attığım ama şu an hatırlayamadığım bir yeri (cevap çok tatlıydı çok hatta çokça da komik) yazmış. Cevap hakkı yanlış cevapla karşı tarafa geçmiş ve onlar bilmiş. Allahtan berabere kaldılar da darılmaca gücenmece olmadı. Herkes hakkıyla madalyasını taktı.

Bu arada bugün annemin doğum günü bilogcan. Her sene yazdığım sözleri yazayım yine..

'Annem, arkadaşım ,dert ortağım, sırdaşım, tontalağımın ikinci annesi, ara sıra beni fırçalayıp hizaya sokanım, huysuzum ama tatlı kadınım, es es subayım, sabah sesini duymadan güne başlayamadığım, soluğunu her an yanımda hissettiğim, Türk filmlerinde birlikte oturup ağlaştığım, gücüme güç, umutlarıma umut katanım, ömür boyu çalışsam bile uğruna hakkını asla ödeyemeyecek olanım, anne olunca değerini daha çok anladığım. Doğum günün kutlu olsun, iyi ki doğdun iyi varsın. Allah seni benim başımdan eksik etmesin'

İmza
Ömür törpün:)

Gün kötü başladı lakin şu an iyi hissediyorum kendimi.. Bu aralar çok yazamasam da bilogcan iyi ki sen de varsın..


Cuma, Mayıs 29, 2015

Rahatlık ve yadırgama arasında bir yer


Erol Almanya'ya gitti bizde anneanneye taşındık. Aslında oğlumla evde yalnız kalmayı seviyorum. Lakin annemin evi hem işime hem Eray'ın okuluna çok yakın olduğu için zamandan kazanırız diyerek bu sefer böyle yaptık.

Her sabah kalktığımdan 40 dakika daha geç kalkıyorum. Annem kahvaltıyı hazırlamış oluyor, hiç acele etmeden kahvaltımı edip 5 dakika içinde de işimde oluyorum. Sonra çalış, çalış, çalış. Mesai bitiyor. 10 dakika sonra olmadı 15 dakikada (annem ekmek, yoğurt, ayran vs siparişi verdiyse 15 dakika) annemde oluyorum. Akşam daha geç varıyorum, malum akşam trafiği :)))

Babamla eve gittiğimizde bahçede yemek masası hazırlanmış oluyor. Ellerimizi yıkadıktan sonra hep birlikte yemeğe oturuyoruz. Günün havadislerini değiş-tokuş ediyoruz. En geç 19.00 de yemek yeme olayımız bitmiş oluyor. Biraz dinlendikten sonra Eray ile ödevlere başlıyoruz. Ödevler bittikten sonra bile oynayacak çok zaman kalıyor oğluma. İşin ve okulun eve yakın olmasının avantajının tadını çıkarıyoruz. Yani anlayacağın blog bu birkaç gündür koşar adımlarla hareket etmeyi bıraktım. Salına salına yürüyorum.. Ama yine de...

İnsanın kendi düzeni gibi yok. Üç gecedir çok iyi uyuyamıyorum.Galiba yerimi yadırgıyorum, yastığımı özlüyorum. Bir ara sana küçükken yastığımla ile ilgili anılarımı anlatmalıyım.

Ben o evde doğdum, çocukluğum, gençliğim o evde geçti. Liseden arkadaşım Dilek bize kalmaya geldiğinde sabah ezanına kadar yatakta kikirdediğimizde annem ara ara odaya gelip sizi kikirdekler sabahın köründe sizi havaya dikmezsem bana da Züleyha demesinler diye o evde dedi. Gelinliğim ile ben o evden çıktım. Bunları düşündükçe yerimi yadırgamam bana çok garip geldi.



Not: Annem okul yoksa sabahın köründe bizi ayağa hiç dikmedi, hiç kıyamadı..

Salı, Mayıs 26, 2015

Film saati

Keyifsizim, yorgunum ve bla bla blaa.. Altı çizili kelimenin içini doldurmak istemiyorum. Anlam yüklemek istemiyorum belki de. Ya da görmezden gelerek dayanıklılığımı test ediyorum. Kaç kere daha test edeceksem.

Kitap okumayı bıraktım. Hayatımın en vakitsiz zamanlarında bile bırakmazdım halbuki. Bir kolumda Eray, bir elimde kitap ayakta dolanarak okumuşluğumdur vardır benim. Onun yerine parçalara bölerek film izliyorum. Bir filmi kesintisiz oturup izlemek benim şartlarımda ne mümkün. Parça bölük de olsa bana nasıl iyi geliyor anlatamam.

Bir hafta Christopher Nolan filmlerine başlıyorum mesela. Memonto, Inception, Interstellar. Adamın senaryoları gerçekten çok değişik. Kafamı çok meşgul ediyor çok..

Bütün-yarım adlı çalışmamız olan kağıt tabak Sparrow

Ya da Jane Austen kitaplarının film uyarlamalarını izliyorum. Mesela kendi hayatının anlatıldığı Aşkın Kitabını izledim bu sabah. Ben mutsuz sonları sevmiyorum be blog. Biyografik bir film olduğu için böyle bitmesi gerekiyordu Ayla diye teselli ederken buldum kendimi. Gerçekler değiştirilemez kızım diyorum. Belki de filmler de hayal ve hayal ürünlerini bu yüzden seviyorum. İstediğin sonu yaz gitsin.

Bu arada filmi izledikçe Jane Austen kitaplarının neden hep mutlu sonla bittiğini anlıyorsunuz. Gerçek hayatta büyük aşkına kavuşamamış bir kadın romanlarında kavuşturuyor sevdicekleri.Sensen and Sensibility, Emma , Aşk ve Gurur filme aktarılanlar.. Tabii benim favorim üçü arasında Aşk ve Gurur..

Aşkın kitabında oynayan James McAvoy'a da bayıldım ayrıca. O adamı ayrıca Christian Bale'i severim. Bak Erol'un sesi geldi kulağıma

- Sen elalemin adamına nasıl bayılırsın
-Ya canım adamın filmdeki performansına bayıldım demek istemiştim

Adamın kıskandığı adama bak. Christian Bale...

-Erol demişken en sonunda sayılı gün geldi ve çattı. Yarın sabah Almanya yolcusu. Türkiye'yi temsilen gidiyor ve 70 den fazla ülke var grubunda. İşi hiç kolay değil. Üzerinde çok fazla heyecan ve baskı var. İnşallah emeklerinin karşılığını alır. Yarışmanın bitmesini hayırlısıyla bende dört gözle bekliyorum,gerçekten çok yoruldum-

Ya da dans ile ilgili filmler izliyorum.Genelde eski filmler oluyor. Gençliğimde kırk kere seyrettiğim ve seyretmekten bıkmayacağım filmler. Geçen hafta  Dirty Darcing'i izledim. Her seyrettiğimde de aynı duygu.Bu kız oynamak zorunda mıydı? Başka biri oynamalıydı bence. Mesela ben. Ya şaka şaka

Final sahnesindeki time of my life şarkısı benim çocukluğumun ve gençliğimin şarkısı. Şimdi çok yaşlısında sanki diyen çıkabilir. Benden sonra iki kuşak var blog sen hala ne diyorsun. Peki ben ne diyordum hah şarkı. Şarkıcının yavaş yavaş ve uzatarak Nowww I've had the time of me lifeeeee. No I never felt like this before diye başlayan kısım var ya işte o kısma bayılıyorum.

Flash Dance da ise bayan oyuncu olan Jennifer Beals'in performansını çok beğenirim. Bu arada What a feeling şarkısında müziğin sesini açar deli gibi dans ederdim gençliğimde. Offf ya ne günlerdi o günler. Şimdi çok yaşlısında sanki diyen çıkabilir.Cahit'ciğim yaş 35 yolun yarısı eder kısmının bir tık üstündeyim blog sen hala ne diyorsun.

Benimle Dans et, Sokak dansı gibi filmleri izledim. Bunlar sabun köpüğü gibi filmlerdir lakin içinde dans var ya bana çok iyi geldi.

Ya da takılırım spor filmlerine. Dingin Savaşcı, Milyon dolarlık bebek ilk aklıma gelenler

Ya da biyografi. Biyografi kitaplarını çok sevsem de filmlerinde nedense üzülürüm. Hepsi mutlu sonla bitmediği için belki de.Son günlerde Alan Turing'in hayatının anlatıldığı Yapay oyun, Stephen Hawking'in hayatının anlatıldığı Her şeyin Teorisini izledim. Eddie Redmayne'nin performansı bence 10 numara 5 yıldız idi. Valla adam oynamamış, yaşamış..

Louis Zamperi'nin hayatının anlatıldığı ve yanılmıyorsam Angelie Jolie'nin ilk yönetmenlik deneyimi olan boyun eğmez fena değildi. Okyanus'ta kalma kısmı gereksiz yere çok uzun tutulduğu için filmin akışını da performansını da etkilemiş. Yoksa adamın hayatta kalma azmi gerçekten çok etkileyici. Böyle filmleri izledikçe insan düşünmeden edemiyor. Bu şöyle olmadı bu böyle olmadı diye dünya işine fazlasıyla takılıyoruz ve resmen kaşınıyoruz. Ne hayatlar ne acılar yaşanmış geçmişte ve hala yaşanıyor ve insanlar böyle olmaya devam ettikçe de yaşanacak. Sadece dolu dolu nefes alabiliyorsak bunun için bile şükretmeliyiz halimize.

Listede hiç korku filmi yok çünkü korku filmi izlemem ben. O filmlerden çok korkuyorum. Çocukluğumda seyrettiğim Elm sokağında kabus filminde Freddy'in telefondan çıkardığı dili ve tuvaletten el çıkması bu travmanın en büyük sebebi. Uzun dönem ev telefonunda konuşurken tedirgin olmuştum ve yıllarca tuvalete gittiğimde acaba el çıkar mı diye beklemiştim. Ablam ve üç kuzen toplaşır seyrederdik bir de .En küçükleri ben. Çetin abim ne korkuturdu beni film esnasında. Anneme de bak sen çocuğumun zihinsel ve ruhsal gelişimi etkilenir mi diye hiç düşünmeden salmış beni aralarına.. Aslına bakılırsa aralarına katılmak için çok yalvarırdım ben...

Ya da bilim kurgu, Fantastik filmler seyrettim. Aslında onlar benim favorim. Onları da yazarım sonra. Çünkü yine farkında olmadan anılara girdim. O yüzden kısa bir mola..

Bu arada vizyon da Mad Max var. Bir fırsat yaratabilsem de ablamla sinemaya gidebilsem keşke.O filmi sinema da izlemek çok istiyorum.


Pazartesi, Mayıs 18, 2015

Ne plan ama..


Eray'ın uyuması için ille de biri yanına uzanacak. Bu alışkanlığı bir türlü yalnız uykuya dalma moduna çeviremedik. Dertlenmiyoruz elbet olacak bir gün. Dertlendiğim uykuya dalış süresinin uzun olması ve bu esnada adamı çileden çıkarması

-Anne çişim geldi
-Anne acıktım
-Anne susadım
-Anne bir hikaye anlatsana

Sonra zilyon tane soruya geçer.

-Anne Fatih Sultan Mehmet hastalıktan mı öldü yoksa yaşlılıktan mı öldü?
-Anne anneannemin köprüsünü* yapan kim?
-Şeytanı da yaratan Allah. O zaman Allah'a neden karşı çıkıyor ki ( arada kendi sorduğu soruları da cevaplandırır.  Tamam tamam bence şeytan lider olmak istiyor )

Cumartesi akşamı anne çişim geldi, susadım faslından sonra sıra ahret sorularına geçti.

-Annecim Suriye yağmalanıyor, neden yağmalanıyor
-Ayy Eray lütfen uyu
-Söyle annecim lütfen
-Aman ne bilim oğlum ya( uyumak üzere olan anne zırvalamaya başlar) Suriye'yi almak istiyorlar
-Peki bu kadar zarar göreceklerine neden vermiyorlar.
- Eray'cım sen ülkeni verir miydin.
-ASLA vermem. Hem de ASLA..
-Onlarda öyle düşünüyorlar demek ki..

1 DAKİKA SESSİZLİK

-Annecimmmm (sesinde hayret tınısı var)
-Efendim Eray
-Annecim bence Türkiye'yi almak istiyorlar
-Efendim
-Suriye Türkiye'nin komşusu ya Suriye'yi alıp Türkiye'ye geçecekler. Vayyy manyaklar vayy. Ne plan ama. BEN BİLE ANLADIM.

Ya işte böyle acayip de komple teorisi üretir kendileri. Bir süredir devam eden keyifsizliğim üzerine bu diyalog çok iyi gitti. Ve hala geldikçe aklıma gülüyorum...


* Babaannenin köy evine ikinci köprüden gidildiği için adı babaannemin köprüsüdür.Annemin evinden de birinci köprü göründüğü için de anneannemin köprüsü olarak geçer..


Salı, Mayıs 05, 2015

Düşünce Balonları


Tanıştırayım. Mr. Chong ve Mrs. Fu olur kendileri. Yani ben öyle koydum isimlerini.

Bu Mr. Chong ve Mrs. Fu aslında Eray'ın hayal gücü. Dün iş çıkışı Eray'ı almaya gittiğimde etüt bitmemişti. Boş bekleyeceğime okulun öğrencilerinin yaptığı Dünya çocukları adlı sergiyi gezeyim dedim. Bir de ne göreyim Eray'ın üç resmi var sergide. Hemen fotoğraflarını çektim. Etüt çıkışında sordum bu çocuklar nereliler. İkisi Çinli, diğeri ise Afrikalıymış.


Keşke Çinli kızın çevresini karalamasaymışsın dedim. Karalama değil ki düşünce balonu onlar dedi. İnsan düşünen bir varlık sonuçta değil mi? Tamam kabul de.Olaya bak arkadaş.7 yaşında bir çocuğun çiziminde bile milliyeti fark etmez kadın her yerde kadın. Kırk düşünce var peşinde.

Akşama ne pişireceğim(kafatası olan düşünce balonu oraya tekabül ediyor bence), iş çıkışı trafikte çoktur ,çocuğa ödev yaptırmaya vakit kalmayacak ( arabaya benzeyen düşünce balonu), hafta sonu hangi işin peşine düşeyim ben ( bir sürü soru işareti olan düşünme balonu). Bir de Chong'a bak sen. Düşünce yok, mutluluk çok. Adamın mutluluktan gözleri bile görünmüyor :)

Bazen işyerinde bir kolumdan biri, diğer kolumdan başka biri, ayağımdan çok daha başka biri, diğer ayağımdan öyle bambaşka biri , saçlarımdan yüzünü hiç görmediğim başka biri tarafından ayrı ayrı yerlere çekildiğimi hissediyorum. Sonra bu duygu geldiği gibi gidiyor çok şükür ki. Ya gitmeseydi. Aman Allah'ım düşünmek bile istemiyorum.

Neyse düşünce balonlarımdan birkaç tane ekleyeyim de unutmayayım.

-Yarın öğle tatilinde okula gidip çocuğun servis parasını kapatmayı unutma.
-Akşamdan ödev dosyasına 10 tl parayı sakın ha koymayı unutma.(Her ayın ilk çarşambası okulun waffle günü)
-Bu akşam okul çantasının küçük gözüne 2 tl koymayı hele hiç unutma (Her çarşamba otomat günü)
-Akşam eve giderken seramik öğretmenin istediği plastik kaseyi almayı unutma.
-Yarın beden günü. Günleri karıştırayım deme sakın. Çocuğun beden kıyafetlerini akşamdan hazırla..

Bu arada Chong Çince'de güçlü, kuvvetli ve etkili kimse anlamına gelirmiş. Fu ise iyi şans ve mutluluk demekmiş. Koyduğum isimlerin anlamları görünce çok güldüm. Çok ironik....


Not: Eray bu Çinli kızın göğsündeki mutlu yüz ne anlama geliyor anlamadım dedim. Bunda anlamayacak ne var gülen yüzlü baskılı tişört dedi :) Haa diyebildim sadece. Bazen aradığın soruların cevapları da çok basit olabilir. Bunu kendime arada hatırlatmam lazım...



Pazartesi, Mayıs 04, 2015

Fotoğraflar bir çocuğun mutluluğun kısa özeti...


Cuma günü işlerimizi bitirince 'ormanda mı yesek acaba yemeğimizi' cümlesini bitiremeden Eray yaşasın pikniğe gidiyoruz diye bağırdı. Artık o saatten sonra dönüş olmazdı. Erol hazırlık için oyalanma zaten geç oldu deyince ikindi kahvaltısı yapmaya karar verdik.

Simit arası kaşar, börek, kurabiye,salatalık, domates, termosta sıcak su...yani Allah o gün ne verdiyse. Aldık azığımızı döküldük yola. Eray o kadar mutluydu ki anlatamam. Uzun zamandır bu kadar mutlu görmemiştim çocuğumu.Yolda uydurduğu şarkıları söyledi bizde alkış yapıp tempo tuttuk.Arada çok teşekkür ederim annecim dedi sarıldı, dedi sarıldı, dedi ve sarıldı. Meğer mutlu olmak ve mutlu etmek bu kadar basitmiş.

Belki de mutsuzluğumuzun kaynağı mutluluğu çok komplike şeyler de aramamız..

O gün mutluluk bir çocuğun anne ve babasıyla keşif gezisi yapmasındaydı. Ne kadar basit değil mi? Tamam kabul anne kişisi neden düz yol varken dağ-tepe tırmanıyoruz ki biz diye söylense de keşif gezisini başarıyla tamamladı.



O gün mutluluk bir çocuğun babasıyla en sevdiği yerde yani onun tabiri ile duuada(doğa) top oynamasındaydı. Kimi tutuyorsun annecim dediğinde senin tarafındayım demem ise mutluluğu katladı.



O gün mutluluk bir çocuğun en sevdiği yerde yani onun tabiri ile duuada bisiklet sürmesindeydi.



Ve o gün bir anne ve babanın mutluluğu çocuğunun tabiri ile duuada çok mutlu olmasındaydı..

Ne kadar basit değil mi?